Nur Akademi on July 9th, 2009

Şu Mübarek Üstad nasıl yaşamış tespitlerini, ne etmiş.. Hani ihlasla yaşayanlardan daha salimi, ihlâsa erdirilenler oluyor. Birinde cezbe var, diğerinde incizab..

Evet.. Mesele şudur ki: Mübarek Üstad bir cümle yazmışsa, adeta Risalelerin her yerine o cümleciğin manasını andıran haller gelmiş. Kur’an’ı tarif ederken: ‘Zahiri ihfa; hafiyi izhar’ demişse bir kere, artık hep o orjinaliteyi soluklamış: Gizlenmiş açıklar.. Açık olmuş gizliler..

Bugün kerametli Risalelerin kerametli mektuplarından ondokuzuncusunun onsekizinci işaret ikinci nüktesinin son kısmını okuyordum. Ne vefasızlıktı kaç zamandır.. Hasretim dindi. Dilerim ötede: ‘İşte falan oğlu falan’ın vefasızlığı’ diyerek yanıma bir sancak dikmezler; fakat Allah vefasızlığı izhar ediyor; çare yok.

Cümle şu: ‘Hem madem (Kur’an) Halık-ı Küll-i Şey’in kelâmıdır; herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. (Etrafında, esrardan müteşekkil bir cesed-i manevîye kalb ve bir şecere-i maneviyyeye çekirdek hükmüne geçebilir.)’

Kâinatta kalbler ve çekirdekler yaratan Allah için, Kur’an’ın her kelimesi bir kalb olabilir. Bir çekirdek hükmünde olabilir.

Önce cümlenin kuruluşu dikkatimi çekiyor. Neden parantez içindeki şeyi doğrudan söylemedi de önce kalb ve çekirdek şeklinde söyledi; sonra açtı? Çünkü anlattığı şeyi haliyle gösteriyor; söyleyeceği şeye hali misal oluyor. Paranteze girmeden önce cümleyi tefekkür eden, parantezi keşfedebilir. İşte cümle de bunu anlatıyor zaten..

Sonra bir tefekkür ufku açıldığını anlıyorum: Kur’an’da her bir kelime bir manevi cismi canlandıran bir kalb konumunda. Ve her bir kelime bir manevi ağacın programını imleyen bir çekirdek hükmünde. Keşfedilmeyi bekliyorlar!

Sonra düşünüyorum; Risale-i Nur’daki kelimeler, cümleler, sözler hep böyle değil mi? Ya kalb gibi bir cismin merkezinde duruyor; biz görmesek de.. veya çekirdek gibi büyük bir hakikatı akılda, kalbte canlandırmaya vesile oluyor; farketmesek de.. Marifet de zaten o cismi ve o ağacı keşfetmekte.. Hani diyor ya: ‘Kur’an güneşten güneş için bahsetmiyor’ diye.. Yani güneşin merkezinde durduğu hakikati keşfedeceksin.

O yüzden de deniliyor ya: ‘Risale-i Nur okuyan ilhama mazhardır.’ Mazhardır; çünkü o çekirdeklerin ağaçları ve o kalblerin cisimleri nevinden çok şey farkettirilir, keşfettirilir. Tabii efradını cami iken, ağyarına da manidir bu üslup ve bu hal.. Risalelerle nikahlanmayan, onun peçesinin ne güzellikleri gizlediğini öğrenemez. Peçe nikahlıya açılır. Nikah ebed hesabıyladır.

Risaleler 6000 sayfadır diyorlar.. Hayır öyle değil.. Belki o çekirdekler 6000 sayfa..

Risalede çekirdek söyleniyor; ağacını keşfetmeliyiz. Kalb imleniyor; bedenini farketmeliyiz. Kırkbin müşahedatın bir yolu!

Nur Akademi on June 6th, 2009

Sanırım bizim okumamıza ket vuran en az şu engeller var:

1. İhtiyacı hissetmiyoruz; çünkü ya dünya cazibesi unutturuyor; veya olduk, piştik zannediyoruz. Aç olsak bu sofraya koşardık.
2. Eserlerin gücünü farketmemişiz; çünkü ya anlamamışız ne anlatıyorlar; veya tanık olmamışız nasıl muzaffer oluyorlar. Kaynaklarımızın gücünden yana hayli gafiliz. Elimiz altında elmaslar hazinesi var.
3. Veya tam dava edinmemişiz; çünkü ya davayı idrak etmemişiz; veya nefis boğazımıza basıyor, başımıza vuruyor. Evladımız yanan konağa koşmamak nasıl mümkün değilse, öyle de dava edindiği halde aksi davranmak mümkün olmazdı. Buna düşünmek lazım.

Bunlarda birbirini doğuran döngü var bir bakıma: İhtiyacı hissetmek okumayı sağlıyor, okumak ihtiyaç hissini tahrik ediyor. Okudukça eserlerin gücünü farkediyoruz; farkettikçe mütalaaya devam ediyoruz. Davayı benimsedikçe sarılıyoruz kitaplara; sarıldıkça da dava netleşiyor zihnimizde..

Bu eserler ki Kur’an’dan nebean etmişler. Bu eserler ki tecdid yapıyor. Bu eserler ki Said Nursi gibi bir şahsiyet bunlara kapak olmuş.. Bu eserler ki -tahminim- yeryüzünde milyonlarca seveni okuyanı var. Ve sayısız şahsiyetlerin imanına vesile olmuşlar.

Bu asır ki sağ salim içinde ömür noktalamak için Nurlar kadar bilmek gerekiyor. Bu çağ ki Risale kadar sebat ve marifet istiyor. Madem  yazılmışlar; madem bu hakikatlar olmadan devrileceğiz; bu köklerden beslenmek hayati bir mesele…

Yirminci mektuptaki kişi, nasıl istatistikli bir nevi coğrafya yazmak için: ya beş paralık tel ile telefon makinesini Sultanın telefon ve telgraf merkezine bağlar, her yerle görüşür, bilgi alır. Veyahut tüm yerleri gezmek veya yeni bir telefon-telgraf santralini her yere çekip Sultan kadar masraf etmek gerekecek.

Aynen onun gibi bütün bu hakikatları anlamak için, ya irade telini Nurlar merkezine bağlayacağız; veya tüm bu hakikatları keşfeden ikinci bir Bediüzzaman olacağız. İkinci şık pek şık gelmiyor. Mantıken makul olan birinci yolda ilerlemeliyiz.. Okumalıyız.

Risale-i Nur Ne Kazandırır

60 yaşlarında muhterem bir büyüğüm hayalen Nurlardan sormuş.. Nurlar neye vesile olacağını hakikat lisanıyla söylemiş. Söylenirken not ettim, Risale-i Nur ne kazandırır:

1. Huzur-u Daimî
2. Sağlam bir tahkikî îmân
3. İyi bir uhuvvet
4. Muhkem bir ihlâs
5. Eneye tokat
6. İsrafsız iktisat
7. Maişette bereket
8. Derin bir şefkat
9. İkna gücü
10. Geniş tefekkür
11. Devamlı faaliyet
12. Örnek bir edeb
13. Şuurlu itaat
14. Metotlu hayat
15. Toplumda güven

Daha ne olsun, Allah aşkına?

Ne Kadar Okumalı

Bir arkadaşım var, Serkan. Risaleleri 10 defa tekrarlamış. Bazılarını duydum 27 kere Sözleri bitirmiş. Bazı kişiler tüm külliyatı 80 defa, hatta 120 defa bitirmiş. Bazı hocalarımızın yüzlerce kere bitirmiş olduğunu duydum. Demek ki okundukça okunuyor. Cezbe incizaba inkılab ediyor. Bir de meselenin ömürlük olduğu anlaşılıyor.

Her zaman duyduğumuz bu klasik istatistiki bilgiden sonra, şunu sorgulayalım: Neden önce perdeli, sonradan inkişaf ediyor bu eserler; neden armut piş ağzıma düş değil?

Şöyle: Bugün yirminci mektup denilen şaheser bahçesinden elim yetiştiği meyveleri koparmaya çalışıyordum. “Ve huve ala kulli şey’in Kadir ve ileyhil masir” sırlarını okuyordum.

İşte ordan aklıma geldiğine göre.. Nasıl ki her bir asker bütün ordu gücünü ardına alır ve alabilir. Her bir parça risale de bütün Risale-i Nur ordusunu ardına alıyor. Bu yüzden bütün Risaleleri (külliyatı) bütüncül bilmek ve fakat iyi bilmek gerekiyor ki derin anlamak mümkün olsun.

İşte bu birlik ve bütüncüllük içinde okumadığımız için perdeli gidiyor, anlamayınca kaçmak geliyor. Perdenin aralanması yine okumakla ve mütalaa ile olur.

Asıl mesele: Süreklilik

Yukarıda bahsettiğim arkadaşım Serkan hayli ilginçtir. Diyelim sabah uyandı, daha eserleri okuyamadan bir işi çıktı. Dışarı çıkmadan önce mutlaka eline eseri alır, yarım sayfa dahi olsa okur. Okumadan gitmez. Çünkü marifet çok okumakta değil, süreklilik sırrına mazhar olmaktadır, anlamış.

İşte bu süreklilik sırrını yakalamak için her gün -miktar çok önemli değil, ne kadar olsa kârdır- elden geldiğince okumak gerekir. Her gün biraz okumak.. Bir iki paragraf bile olsa.. Yeter ki sayfa ipi her defasında yeni yeri işaret etsin. Mesele süreklilik sırrına mazhariyet!

Zaten kemmiyetten ziyade, keyfiyet önemli değil miydi? Teknik ve miktardan ziyade, ihlâs önce gelmeli değil miydi? Süreklilikten daha güzel ihlâs mı olur?

Nur Akademi on June 5th, 2009

Üstad Hazretlerinin çekirdek hükmündeki hayatı enteresandır; onu düşünen herkese bir şeyleri bildirir. Fakir de bazen o çekirdekten sonraki nurlu ağacı görmeye çalışırım.

İlim asrının önderidir. Küçüklüğünden vefatına kadar ömür billah ilim öğrenip öğretmiş. Gençliğine ait bir lâtif nüktesi var; hoşuma gider hep. Minik yaşlarında derler ya, “Molla bu okyanus gibi sözlüğü ezberin sebebi nedir?” Derdi ki: “Olağan sözlükler, bir kelimenin kaç anlama geldiğini bildirir. Bense, bir anlama kaç kelimenin denk geldiğini gösterir bir lügat vücuda getirmek merakına düştüm.”

Allah yüksek hedeflere götüren bir dizi mini hedefle onu yetiştiriyordu. Önce birkaç lâtif kök, birkaç yeşil dal ve yaprak, birkaç budak, derken münbit toprağında kökleşen ve yükselen bir azamete doğru yol alıyor, muhakematlarla, mesnevilerle, çiçeklerle, meyvelerle yükseldikçe yükseltiliyordu.

İşte o yükselten –kendince- küçük hedeflerinden birisiydi bu sözlük… Belki de ilk hedefi idi… Sonra orijinal insan vazgeçmişti, böylesi bir sözlüğün zaten yazıldığını öğrenince…

Ama gördüğü hiçbir şeyden sekerek geçmezdi, hallederek geçerdi. Bu sözlük projesinden de bir şeyler öğrenmiş olmalıydı. Kim bilir, onu asrının Peygamber müezzinliğine götürecek, irşad minaresine ulaştıracak sebeplerden biri olan belâgat çerağı, bu demlerde yanmaya başlamıştı. Şüphesiz… Aynı demlerde tefekkürde ufuklaştıran bir yaklaşımı da yakalamıştı, bir lütuf olarak…

Evet, fikri son derece orijinaldi: “Bir manaya gelecek çok lafızlar vardır.” Bir bedene oturacak çok elbiseler vardır, der gibi bir şeydi… Birbirine benzeşen çok çiçekler, çok böcekler olduğu gibi; bir anlama gelen çok suretler vardı…

Geçmiş Barla’sını hafızasının vefâ kutularında saklayan, talebelerini vefâ rulolarına isim be isim yazıp duâ duâ hatırlayan, on senelerce önce uzak düştüğü çınarına ilk kavuştuğunda sarıldığı gövdesine vefâ gözyaşlarını salan bu vefâ insanı, bu derin duygusunun gereği, bu sözlük yaklaşımını da koruyacaktı… Kullanacaktı… Bereketini de görecekti…

Mâdem bir anlamda çok ifadeler vardı… Öyle ise, şu kâinatlarda o cilve-endâz mânâları nakış nakış keşfetmeliydi… Kabukları değil; özlerini keşfetmeliydi. Değişenleri, gidenleri değil; kalanları ve bırakılanları görmeliydi. Koca kâinatın ruhunu tutan muhteşem kanunların anlamını çözmeliydi…

Mâdem bir mânâda ve gayede ve hikmette çok âyet vardı… Şüphesiz o elindeki bürhan olan Kur’an’ın işaret ettiği Tevhidi, Nübüvveti, Ahireti, Adaleti, Ubudiyeti her âyetin özünde görmeye çalışmalıydı. O’na ondan deliller dermeliydi. Ve nice nurlar süzülüp Nurlu kaplara damlamalıydı…

Bu yaklaşımla idi ki, o derin bakışlı yüksek fikir, yaşadığı hayatın değişen yüzünü görüp, değişmeyen yüzünü elde etmeliydi… Hayattan küllî kanunlar keşfetmeliydi… Bu keşfin sonucudur ki: “İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Lübbü bulmayan kabukla meşgul olur. Güzel gören güzel düşünür. Her günahta küfre giden bir yol var. Ruh şuurlu bir emirdir …” diyecekti ve daldığı derinlerden daha nice inciler getirecekti…

Kim bilir, belki yine bu yaklaşım iledir ki, yüzeyden girdiği derinlerde keşfettiği kadere ait çok sırları kardeşlerinin kulaklarına fısıldayacak, sonra Allah kader eliyle o sikkeleri âleme duyuracaktı… Kader Risaleleri de öyle yazılacaktı…

Kim bilir, 19 sırlı sayılarında yerleşen 19. mektubunda ve 19. sözünde keşfettiği küllî delilleri de hep bu “çekirdek içinde manevi bir ağaç var” yaklaşımıyla yakalayacak ve yaygınlaştıracaktı. Allah bilir ya, daha nice “Üzerinde 19 var” mühürlü yazıyı da baktığı her şeyden okuyacaktı…

Bir Haşir Risalesi kaleme alacak, kâinatı hallac edecek, çerini çöpünü, kabuğunu, samanını bir tarafa savuracak ve özünü, yemişini ve hasadını gösterecek ve şu değişen kâinatlar içinde değişmeyen bir hakikat var: “El mevtu hakkun; vel ahiretu hakkun” diyerek gür sadâ verecekti; bu yolla da gönüllere Cennet ceşmelerinden su çekecekti…

“Her şeyde bir gaye ve hikmet vardır; abes iş işlemez Allah…” diyenlerle beraber Bediüzzaman da “hikmet, hikmet” diyecek; “sır, sır” diyecek, “nükte, nükte” diyecek; hep öz be öz gerçeği aktaracaktır…

Bazen aklımız takılır sayfalarına… Fakir vefasızım… Nurlardan arada bir akla gelenler bile, Nurlu eserlerindeki bütünlüğü görüyorsa, kim bilir realite aşıkları nasıl da hayretlere giriyorlardır..

Yine o yaklaşımladır sanırım: Bakarsınız, her risale ayrı bir güzel giyinmiş, süslenmiş; derinde aynı hakikati dillendirmektedir. Orijinal insan, her bir parçada, ayrı bir nüansı seslendirmiş, farklı bir nağmeyi duyurmuş, değişik bir frekansı da eklemiş… Renk, desen, ahenk, nizam… İnce ince ruhuna işlemiş…

Bazen bir kelimeye bu kadar anlamı nasıl yüklemiş şaşırtır sizi… Bu kadar anlamı keşfedip tek kelimeye, tek cümleye, tek risaleye, tek kitaba sığdıran öz kâşifi, anlaşılan her yolla O’na ulaşmayı, ulaştırmayı istemiş, bilmiş.

Biliyorum kardeşlerimiz diyeceklerdir: Yahu bu eserler ilham eseridirler. Nedir böyle, sanki bilinçli işlenmişler gibi düşünüyorsun. İşin doğrusu, risalelerdeki ihlâs yönünü görüyorsunuz… Bense sanırım teknik yön diyeceğim kabuğuna takıldım, onun güzelliği bile beni zaman zaman böyle minik de olsa etkiliyor…