Üstad Hazretlerinin çekirdek hükmündeki hayatı enteresandır; onu düşünen herkese bir şeyleri bildirir. Fakir de bazen o çekirdekten sonraki nurlu ağacı görmeye çalışırım.

İlim asrının önderidir. Küçüklüğünden vefatına kadar ömür billah ilim öğrenip öğretmiş. Gençliğine ait bir lâtif nüktesi var; hoşuma gider hep. Minik yaşlarında derler ya, “Molla bu okyanus gibi sözlüğü ezberin sebebi nedir?” Derdi ki: “Olağan sözlükler, bir kelimenin kaç anlama geldiğini bildirir. Bense, bir anlama kaç kelimenin denk geldiğini gösterir bir lügat vücuda getirmek merakına düştüm.”

Allah yüksek hedeflere götüren bir dizi mini hedefle onu yetiştiriyordu. Önce birkaç lâtif kök, birkaç yeşil dal ve yaprak, birkaç budak, derken münbit toprağında kökleşen ve yükselen bir azamete doğru yol alıyor, muhakematlarla, mesnevilerle, çiçeklerle, meyvelerle yükseldikçe yükseltiliyordu.

İşte o yükselten –kendince- küçük hedeflerinden birisiydi bu sözlük… Belki de ilk hedefi idi… Sonra orijinal insan vazgeçmişti, böylesi bir sözlüğün zaten yazıldığını öğrenince…

Ama gördüğü hiçbir şeyden sekerek geçmezdi, hallederek geçerdi. Bu sözlük projesinden de bir şeyler öğrenmiş olmalıydı. Kim bilir, onu asrının Peygamber müezzinliğine götürecek, irşad minaresine ulaştıracak sebeplerden biri olan belâgat çerağı, bu demlerde yanmaya başlamıştı. Şüphesiz… Aynı demlerde tefekkürde ufuklaştıran bir yaklaşımı da yakalamıştı, bir lütuf olarak…

Evet, fikri son derece orijinaldi: “Bir manaya gelecek çok lafızlar vardır.” Bir bedene oturacak çok elbiseler vardır, der gibi bir şeydi… Birbirine benzeşen çok çiçekler, çok böcekler olduğu gibi; bir anlama gelen çok suretler vardı…

Geçmiş Barla’sını hafızasının vefâ kutularında saklayan, talebelerini vefâ rulolarına isim be isim yazıp duâ duâ hatırlayan, on senelerce önce uzak düştüğü çınarına ilk kavuştuğunda sarıldığı gövdesine vefâ gözyaşlarını salan bu vefâ insanı, bu derin duygusunun gereği, bu sözlük yaklaşımını da koruyacaktı… Kullanacaktı… Bereketini de görecekti…

Mâdem bir anlamda çok ifadeler vardı… Öyle ise, şu kâinatlarda o cilve-endâz mânâları nakış nakış keşfetmeliydi… Kabukları değil; özlerini keşfetmeliydi. Değişenleri, gidenleri değil; kalanları ve bırakılanları görmeliydi. Koca kâinatın ruhunu tutan muhteşem kanunların anlamını çözmeliydi…

Mâdem bir mânâda ve gayede ve hikmette çok âyet vardı… Şüphesiz o elindeki bürhan olan Kur’an’ın işaret ettiği Tevhidi, Nübüvveti, Ahireti, Adaleti, Ubudiyeti her âyetin özünde görmeye çalışmalıydı. O’na ondan deliller dermeliydi. Ve nice nurlar süzülüp Nurlu kaplara damlamalıydı…

Bu yaklaşımla idi ki, o derin bakışlı yüksek fikir, yaşadığı hayatın değişen yüzünü görüp, değişmeyen yüzünü elde etmeliydi… Hayattan küllî kanunlar keşfetmeliydi… Bu keşfin sonucudur ki: “İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Lübbü bulmayan kabukla meşgul olur. Güzel gören güzel düşünür. Her günahta küfre giden bir yol var. Ruh şuurlu bir emirdir …” diyecekti ve daldığı derinlerden daha nice inciler getirecekti…

Kim bilir, belki yine bu yaklaşım iledir ki, yüzeyden girdiği derinlerde keşfettiği kadere ait çok sırları kardeşlerinin kulaklarına fısıldayacak, sonra Allah kader eliyle o sikkeleri âleme duyuracaktı… Kader Risaleleri de öyle yazılacaktı…

Kim bilir, 19 sırlı sayılarında yerleşen 19. mektubunda ve 19. sözünde keşfettiği küllî delilleri de hep bu “çekirdek içinde manevi bir ağaç var” yaklaşımıyla yakalayacak ve yaygınlaştıracaktı. Allah bilir ya, daha nice “Üzerinde 19 var” mühürlü yazıyı da baktığı her şeyden okuyacaktı…

Bir Haşir Risalesi kaleme alacak, kâinatı hallac edecek, çerini çöpünü, kabuğunu, samanını bir tarafa savuracak ve özünü, yemişini ve hasadını gösterecek ve şu değişen kâinatlar içinde değişmeyen bir hakikat var: “El mevtu hakkun; vel ahiretu hakkun” diyerek gür sadâ verecekti; bu yolla da gönüllere Cennet ceşmelerinden su çekecekti…

“Her şeyde bir gaye ve hikmet vardır; abes iş işlemez Allah…” diyenlerle beraber Bediüzzaman da “hikmet, hikmet” diyecek; “sır, sır” diyecek, “nükte, nükte” diyecek; hep öz be öz gerçeği aktaracaktır…

Bazen aklımız takılır sayfalarına… Fakir vefasızım… Nurlardan arada bir akla gelenler bile, Nurlu eserlerindeki bütünlüğü görüyorsa, kim bilir realite aşıkları nasıl da hayretlere giriyorlardır..

Yine o yaklaşımladır sanırım: Bakarsınız, her risale ayrı bir güzel giyinmiş, süslenmiş; derinde aynı hakikati dillendirmektedir. Orijinal insan, her bir parçada, ayrı bir nüansı seslendirmiş, farklı bir nağmeyi duyurmuş, değişik bir frekansı da eklemiş… Renk, desen, ahenk, nizam… İnce ince ruhuna işlemiş…

Bazen bir kelimeye bu kadar anlamı nasıl yüklemiş şaşırtır sizi… Bu kadar anlamı keşfedip tek kelimeye, tek cümleye, tek risaleye, tek kitaba sığdıran öz kâşifi, anlaşılan her yolla O’na ulaşmayı, ulaştırmayı istemiş, bilmiş.

Biliyorum kardeşlerimiz diyeceklerdir: Yahu bu eserler ilham eseridirler. Nedir böyle, sanki bilinçli işlenmişler gibi düşünüyorsun. İşin doğrusu, risalelerdeki ihlâs yönünü görüyorsunuz… Bense sanırım teknik yön diyeceğim kabuğuna takıldım, onun güzelliği bile beni zaman zaman böyle minik de olsa etkiliyor…

Yorum ekleyin

Bu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>